Thursday, September 23, 2010

bırak büyüsün


bir daha anne olmak, yeniden bir çocuk sahibi olmak fikri benliğimi müthiş bir heyecanla sarıyor, kendime dönüp bakıyorum, sonra of diyorum çok zor, nasıl yaparım? yapabilir miyim? yavrusunu korumaya alan aslan yavrusu misali kanat germişken etrafıma ve bazen de haddimi aşmışken, yüreğimin bir sorumluluk heyecanını ve sarmalını yeniden kaldıramayacağını düşünüyorum bazen. bedenimin ve tüm benliğimin uğradığı bu dalga dalga duygu seli daha ne kadar çalkalayabilir içimi ve ben bu akışa bırakabilirim kendimi, nasıl yaparım, bir kere daha yapabilir miyim? diye soruyorum kendi kendime. eşimin sık sık daha geniş ve rahat olmamı söylemesini çok haklı buluyorum da, nasıl yapacağım? parmağı kapıya sıkışan oğlumun çoktan "iyi" olduğuna ikna olamayışımı ancak delilik açıklayabilir. bu sabah saat 6 buçukta step dersine giderken hayal meyal gördüğüm dolunay mı, yoksa sersemletici garip rüzgarla gelen olağan dışı sıcak mı sebep bu satırlara? ben delirmiş olmalıyım! kafamı düşüp kırsam umursamayacağım ama oğlumu bu kadar sarıp sarmalamam delilik mi? dünyaya geldiği andan itibaren kendi bedeni ve ruhuyla istediği gibi yaşayacağını bildiğim bir insanoğlu oğlum nihayetinde, biliyorum ve benim bu varoluşa hiçbir hükmüm yok, olamaz, sorumluluklarımın ötesine geçemem ki zaten...


bırak adamı, rahat bırak diyor babası, adam oldu benim oğlum, büyüyüp gidecek, gezecek, keşfedecekmiş, şimdiden rahat bırakmaya alış diyor babası, yoksa işimiz iş olurmuş, çok haklı, bırakayım diyorum, bırakıyorum. ama aklım onda, o hep iyi olsun, rahat olsun, delice. kendi anne babamın beni büyütürken nasıl olup da kalplerine bunca sahip çıkabildiklerine, bu deliliği dizginleyebildiklerine şaşıyorum, seneler boyu hep uzun, upuzun mesafeler varken arada... durup durup düşünüyorum, insan cidden de çocukluğuna dönüp bakıyor anne baba olduğunda, neler yaşamış, nasıl yaşamış aklından geçiveriyor bir bir, ben hep güzellikleri anımsıyorum, sanırım tüm yaşanmışlıkları çoktan kucakladığım için, acısı ve tatlısıyla... silinenler, kalanlar, hepsi gerçek nihayetinde, çok yeni kırıklıklar da var, ama ne çok bilgi düşmüş kucağıma diyorum, bazen kendime kızdığım da oluyor, insan doğasının haksız kibrini, insanoğlunun kızgın ve yakıcı bir zavallılıkta hırslı, kinli hallerini unutuveriyorum bazen, ayakta uyuduğum oluyor, görüntülere ya da gerçek olmasını arzuladığım iyi hallere kapılıveriyorum. insan sonsuza dek yavrusunun kokusunu koynunda yaşar, yaşatır, yavrusu her nerede olursa olsun, asla da vazgeçmez ondan, varlığından. bunu biliyorum. daha az deli olmaya çalışacağım. bir daha anne olayım, çok kereler hem de, içime sığmayan bu sevgiyi paylaşmaya hep hazırım ben.


bıraktım oğlum, istediğin gibi keşfederek büyü. iyi ki baban var insan doğasını benden çok daha iyi keşfetmiş, hissetmiş, sen de bil oğlum, bil ki hayat sana en bilge haliyle açılsın. babil, oğlum, kuzum, kıvırcığım, mavişim. ağacı sev dediğimde nasıl gidip gövdesini seviyorsun ağacın, buna deli olmayayım da neye olayım peki?

Thursday, September 16, 2010

ne yazsam ne yazsam


yazdıklarımın kalıcılığı olmasını isterken anın ve günlük yaşamın en ince detaylarını da önemser oluyorum, zikredilenin aksine yazacak çok şey var da ben oturup yazamıyorum kuzum. yazın bitmesinden ötürü içime dolan garip hüzün mü, bu yaz olan biten tatlı veya acı herşeyin damağımda bıraktığı buruk tat mı, perşembe günü sabahın altısında gittiğim step dersi mi, Babil'in 19 aylık olması mı, beraber music together dersine yazılmış olmamızın verdiği mutluluk mu (oğlumun müzik aşkı derinleşecek yaşasın!), yazsam yazarım da bir buruğum işte, oradan buradan, havadan sudan yazasım yok, lay lay lom diyesim yok, pek yok. keyfim yerinde mutluyum, olduğum yerde, hayatımın akışından memnun, birazcık yaz sonu burukluğu bendeki. çocukluğumdan beri yaz sonlarından hazzetmedim, pazar günlerinden sıkıldığım gibi, garip işte. kendi çocukluğumdan anımsadıklarım oluyor sıkça hem de, Babil aramıza geldiğinden beri, çocukluğumun izdüşümleri, belki anne olduğum için, ebeveyn demem kendime, dörtmevsimim ben, Babil'in annesi, oğlumun annesiyim. bu aralar gidesim var bir de, yeni bir yeri keşfedesim var, aralık ayında kayak tatilimiz var iple çektiğim, kışla ilgili en heyecanlı kısım, eşim çok iyi kayıyor, ben idare ediyorum, yeni kayak pantalonum da var bu sene, "hip" görüneceğim, hah! oğlumun seneye yaza okula başlamasına karar verdik, yani iki yaşını doldurduktan sonra, o zamana kadar onunla dolu dolu olacağım, böylesi daha iyi olacak bizim için. şimdiden bir cız ediyor içim, ama onun da dünyası zenginleşecek, her ne kadar şimdi de çok aktivite yaratıyor olsam da okul ortamı bambaşka. hem benim de kendime vaktim daha çok kaldığında işlerimi yoluna koymam daha kolay olacak. değişimlere her zaman açık ol oğlum, tüm coğrafyaların ve zamanın ötesine geçen bir esnekliğin olsun oğlum hep, planladığın yaşam çizginde bu esneklik becerisi sana beklenmedik eşsizlikte gelişmeler sunabilir. tesadüf diye addedilenin de ötesine geçmek, değişimi ve dönüşümü kucaklamak, dengenin tatlı ve düşündürücü ayarını tutturmaya çabalamak, tekrar ediyorum pek çok fikri yazılarımda, sebepsiz değil. sprint atmak hayata, sonra duruvermek, eşsiz manzaranın tadını çıkarırken. esneklik oğlum, esneklik, esneyebildiği yere kadar esnetebilmek hayatı, ucunda taş takılı bir sapan gibi değil, okyanus resiflerindeki yosunlar, mercanlar gibi. aklımda halen Cancun seyahatimizin güzelliği var, yine gitsek o güzel sularda yüzmeye... oğlum ne zamandır trene de binmedik, trenle şehre inelim dedim bugün, şansımıza yağmur yağdı, sonra güneş açtı ama sen geç uyudun, sanırım bu plan da haftaya kaldı.

Tuesday, September 7, 2010

rüzgar

bugün bizim buralarda deli gibi esen rüzgarın vedası var gencecik bir ruha, hissettiğim, paylaştığım o ki, bu rüzgar o gencecik ruhun, bambaşka bir güzellikte duru bir nehir gibi varolmaya devam ettiğini gösteriyor. sonbaharın yaklaştığını gösteren bu haşin rüzgar, kuruyan yaprakları yere savurduğu gibi, tatlı, sarhoş edici bir serinlik de veriyor. bu dünyada varolurken her an farketmeyi istediğim detaylar var, rüzgarın savurduğu çimler kadar esnek olmayı, tarih öncesi çağlardan kalma erozyona uğramış taşların ağırlığında bir tarihselliği hissedebilmeyi, yeni patlayan tomurcuklar misali narin ve mütevazi, dimdik bir çınar gibi mağrur, açık denizde avlanan bir martı kadar özgür, dökülen kuru yapraklarca varoluşu kabullenebilen, suya susamış toprakların enginliğinde kucak açan, her sene meyve vereceği umuduyla sulanan üzüm bağlarınca cömert olabilmeyi isterim, umut ederim. hayatı olduğu gibi kabullenebilmek insanın içine kor bir acı düştüğünde çok zor olsa gerek. sabır ve yaşam sevgisi o acının dayanılmaz sızısını ne kadar alır, tahayyül etmek zor. paylaştıkça azalır mı, hafifler, yoksa katran karası yakar mı derinden? bilmeden paylaşabilir miyim bu ailenin acısını? sahip olduğumu düşündüğüm herşeyin hiç de öyle kalıcı olmayabileceğini düşünmek anın mutluluğunu bozan bir delilik tavrı mıdır? yoksa şükran ve teşekkür mü bunlar evrene? zamansız diye addettiğimiz her gelişme parçaların bütününde nasıl yer bulur? bunu görebilecek algılayış aslında yine dönüyor dolaşıyor bizi yaşamın akışında varolmaya getiriyor. bunu derken bile saçma buluyorum, rasyonalitenin alamayacağı hangi kaybı ben nasıl kabulleneyim? bir aile fotoğrafı içini yakarken insanın aynı anda gülümsetiyor da, delicesine, bir ailenin cesaret ve umut dolu mücadelesi, aile olmanın evrensel dokunulmazlığını elimize koyuveriyor. sözler ve ifadeler yarım, bu yazı da yarım, kırık ve dökük, bir o kadar da güçlü, varoluşun sınır tanımazlığı kalbimi ısıtıyor, ben bu pembe ruhun aktığı o başka evreni düşünmeye çalışıyorum, ama rüzgarın sesi beni bu dünyaya çekiyor. ağaçların rüzgara teslim oluşu ve batıya dönen güneş... oğlum halen uyuyor, bense burada zihnimin kıyısından yazıyorum, yazamıyorum...

Friday, August 13, 2010

18

Babil bugün 18 aylık oldu! yine bir 13. cuma günü doğmuştu oğlum bu dünyaya. Küçücük, miniminnacık o bebek büyüdü, koca adam oldu sanki, sabah ilk iş ayakkabılarını kapıya götürüyor, koşmak, dolaşmak, dünyayı keşfetmek için. hiç yönlendirmediğim halde hareket eden herşeye ilgi duyuyor, dil gelişimi bu merakı ile sıçrama yaptı, araba, kamyon, otobüs, uçak, tekne hepsini yerde, yolda, sokakta, gökte takip eder oldu. geçirdiği onca uçak gezisinden sonra ilk kez tekneye bindi oğlum geçenlerde gittiğimiz kısa tatil gezisinde. artık göldeki tekneleri de anlar, gösterir oldu, ne de olsa tadını aldı, suyun üstünde ve hatta içinde olmanın tadına vardı. bir de hayvanlar dünyasının eğlencesine varmaya başladı, kediler ve köpekler kadar, sokakta rastladığımız tüm canlılar, kuşlar, sincaplar, hepsine ilgi ve sevgi gösteriyor. dev gibi bir av köpeğinin suratını yalaması oğlumu kıkır kıkır güldürürken, komşunun sıcaktan bayılmış kedisinin kuyruğuna kafayı takıveriyor, göl kıyısındaki martıların peşinden çığlıklar atıyor, parktaki oyuncakları bırakıp ağacın altında avcı gibi kuşların ve sincapların yere inmesini bekliyor. oğlum, 18 aylık oldun ya bebeklik günlerin sona erdi sanki, seni 18 aydır emziriyorum, daha da devam edeceğiz ama işte ne olduysa oldu, yetişkinliğe yaklaşılan 18 yaş gibi 18 aylık olman da bir milat bende. iki gün önce arabamızın arkasında asılı olan "baby on board" yazısı kırıldı düştü, dün de sen camındaki güneşliğini söktün attın kendin, "anne ben koca adam oldum, dışarıya bakacağım, çek şunu camımdan" der gibi, ben de direnmedim, kabullendim oğlum. herşeyin adını inanılmaz bir hızla öğreniyorsun, çıktığımız seyahatler, şehir içinde yaptığımız tüm etkinlikler, kitaplarla dolu saatlerimizle sanki daha da coşuyor senin bu ilgin... en son ziyaret ettiğimiz bir kasabadaki yeldeğirmeninin önünde otlayan inekleri ve atları çığlıklar atarak işaret ederken sen, bir kere daha şaşırıyorum ve mutlu oluyorum, oğlum benim gibi yeryüzündeki tüm canlıları sevecek, onların varlığını farkederek ve hissederek yaşayacak diye. sonra düşünüyorum, insan olmanın en güzel yönünü yeniden hissediyorum içimde, insanın kalbi, ruhu ve beyniyle etrafındaki canlıları tanımaya çalışmasının ne kadar müthiş bir ayrıcalık olduğunu. kendisini tanıyan, kendisini anlamaya çalışan insanın bu çabayı ne kadar derinde yaşayabildiğini göreceksin oğlum. zihnini açan, kalbinin kapılarını aralayan, ruhunu derinleştiren tüm deneyimler, canlılar ve varoluş biçimleri seni bulsun yavrum. hayatının bu ilk 18 ayında o minik ellerinle dokunduğun ve keşfettiğin her anlamı, zihnine en mutlu titreşimlerle kaydediyor olmanı umuyorum, bu dokunuşlardaki minik payım da benim mutluluğumdur. iyi ki doğdun oğlum, Babil kuzum...

Tuesday, July 27, 2010

"yurtdışı"nda yaşam




yurtdışında yaşamak, yurdundan uzakta yaşamak, insanın doğduğu ülkeden, köklerinin bulunduğu topraklardan ayrı yaşaması. ben bu deyimi çoğunlukla yadırgıyorum, durumu adlandırmanın ötesinde tanımlama amaçlı kullanılması beni düşündürüyor. kendi adıma böyle nitelendirilmeyi garipsiyorum. doğduğum ve büyüdüğüm coğrafyadan uzakta, oğlumun doğduğu ve büyümekte olduğu bu ülkeyi evim bilmişken, onca sene yaşamış olduğum ve şimdilerde özlem duyduğum topraklardan uzakta, şu anda bulunduğum coğrafyayı, insanlarını ve yaşam tarzını kucaklıyorum. sınırlarının ve doğduğum ülkeye olan deniz aşırı uzaklığının yanı sıra bu ülkeyi oluşturan herşeyi anlamaya, özümsemeye çalışıyorum, her durumu, olguyu ve duyguyu anlamaya çabalıyorum. yurtdışında nasıl yaşanıyor, genel bir tanımlama yapmak çok zor. insan bulunduğu yeri ve bu yerdeki konumunu algılayışı üzerinden hayatına devam ediyor. Kimisi kendisini hep yabancı duyumsarken gurbet duygusuyla çevresini gözlemliyor. kimisi ayak uydurmaya çalışırken özlem ve dönme arzusu ile anı kaçırıyor. ben kendimi ve de kimseyi önce yazdığım tanımlar üzerinden kategorilere koymayı istemem ancak bulunduğum her koşula ayak uydurmanın da ötesinde bulunduğum coğrafyanın ve insanlarının içinde, arasında, aidiyet duygusu ile varolmayı severim, gönülden sarılır, sever, mutlu olmayı başarırım, içimde neşe duymadığım bir gün geçsin istemem. zorlukları da var olmaz mı? senede bir seferlik buluşmalar, gözden ırak gönülden ırak bahaneli düşkırıklıklarına göğüs germeler, zaman farkının üstesinden gelerek deniz aşırı anı paylaşma başarısı, yeni dostluklar, eski dostluklar, seyahatler, keşifler, yeni ve eskinin zıtlık ilişkisini bertaraf edip şimdiyi ve değişimi kucaklayış, dönüşümü en derinde duyumsama.

çok komik detaylar var en başında, güneşin daha farklı parladığına inanma, tek bir basit zımbırtıyı alacağım diye markette 500 saat bakınma, telefonu açan adamın yayvan aksanını anlayana kadar göbek çatlatma gibi abuk sekanslar var işin içinde. sonra bunların hepsi hikaye oluyor tabii. konfor sağlayan modern hayatın çeşitlilik girdabında farkındalıkla seçmeyi ve doğru tercihler yapmayı da öğreniyorsun, hele de çocuğun olduğunda sağlık sigortanı doğru kullanmayı öğrenmekten tut, her türlü sistem içine girme maddesini ince ince deşip, didikleyip kavrıyorsun. araştırmacı kişilik, kurnaz akıl, bilgi ve bilinç, üstüne bir de seni tembellikten koruyan, her işi kendin öğrenip yapman için seni güvenle ortaya atıveren bir kocan varsa işin ehli oluveriyorsun birden. kayak tatilinde herkesin sarışın ve mavi gözlü olduğu ortamda manidar bir biçimde "where are you from?" sorusuna gülümseyerek "from Chicago" deyiveriyorsun, ha ardından aksanını ve tipini kategorilerle buluşturacak bir açıklama getirip soruyu soran elemanı rahatlatman gerekebiliyor tabii ama yani kime ne ben buralıyım diyorsun! dışarıdan çok steril görünen ve konforlarıyla kalıp kafaları cezbeden bu yaşamın hoşluğu ancak iyi ve yaşanılır koşulların getireceği akıllı adaptasyonla, hatta bunun da ötesinde, aidiyet duygusunun özde duyumsanması ile ortaya çıkıyor kanımca. yoksa istanbul'un taşı toprağı altın misali gelindiğinde üstüne konulacak yeri belli bir yurtdışı masalına inanmak gerçekçi olmaz. dünyanın her yerinde olacağı gibi, yurtiçinde veya dışında koşullara ve konuma bağlı olduğu kadar kişinin yapısal özelliklerine de bağlı olarak varoluş biçimi ve yaşam tarzı şekilleniyor. yurtdışındaki deneyimde belirleyici olan özlem, gurbet gibi olguların getirdiği sızıdar duyguların altında anı kaçırmamak, hatta bu duyguları bertaraf edecek, sorumlu ve olumlu iletişim platformları oluşturmak, aileyle ve tüm sevdiklerle iletişimi sağlamlaştırmak, kopmak isteyene de yolunda mutluluklar dilemek, yaşama güzellikler katacak detayları ve girişimleri yakalayabilmek... insanın kalbini acıtan kopuşlar da oluyor, ayrılık demem çünkü ayrılık çift taraflı olur, bu tür kopuşlar genellikle mesafeden kaynaklı olmuyor, bazen faydalı da olabiliyor, insanın doğasındaki zaafları anlamak açısından, acıttığı can da bir şekilde uf olan yerini ovuşturup hayatındaki mutluluklara sarılıp yaşamaya devam edebiliyor.


dörtmevsim yurtdışında yaşamıyor, dörtmevsim evinde yaşıyor, nereye giderse gitsin evinde biliyor kendisini, eşi ve çocuğuyla iken... benim yerim mutlu olduğum yer, sevdiklerim ve sevenlerim yanımda, içimde, kalbimde, tüm mevsimleri yanımda, içimde taşıdığım gibi yaşarım, her anımda umut ve neşe...

Friday, July 16, 2010

en tatlı yaz sıcağı



Babil oğlum yaz keyfimize diyecek yok, ne güzel de doya doya tadını çıkarıyoruz bu yaz günlerinin, kimi zaman senin hızına yetişmek için yorgun düşüyorsam da, babanın ısrarlarına yenik düşerek yeniden spora başladım. yaz günü salona gidip haftada iki veya üç gün spor yapıyorum. yorgunluktan bitap düştüğüm bir günde bile gidiyorum ve ilginçtir çıkışında daha bir dinç ve enerjik duyumsuyorum kendimi. dörtmevsimim ben, Babil'in annesiyim. büyük harflere bir paragraflık paydos yine. oğluma dört elle sarılır, onu sever, kollarım; fakat amatör ruhlu bir anneyim ben. hata yaparım, hata yapmaktan utanıp sıkılmam, hatalarımdan öğrenirim, hep derim ya oğlumdan öğrenir, oğlumla öğrenirim. kendimi tekrar etmekten ürkmem, denerim, araştırır, bulurum, yeniliklere ve bilgiye açığım. herkesin, ana, baba, bebeler, bir lokantada, yuvarlak masa etrafında her yaştan çolukla çocukla oturup sessiz sessiz yemek yediği, oyuncaksız, oyunsuz en abuk model bir doğumgünü partisinde çıldırıp, coşup ne oturmayı ne de brokoli yemeyi aklından geçirmeyen, deli gibi dolanıp keşfe çıkmaya çalışan, yerinde durmayıp, sabitlenmesi için müdahele edileceğini anladığı anda çığlığı basan azgın tatlı oğlanın annesiyim ben. bu çaresiz amatör anneye yardım etmek isterken profesyonelce burun titreten, bilek kırıp, dirsek büküp ağız buruşturan tüm annelerin, bu maşuk varlıkların aşıkıyım. dörtmevsim benim adım, amatör ruhlu bir anneyim desem ne anlama gelir, kulağa nasıl çalınır? denerim, bilir unutur yeniden bulur, dalar, coşar, çocuklar gibi şen oynar, oğlumun mis kokusuna sarılır güpegündüz uyuklarım ne var bunda? kendi keyfimce seçer özenir eğlenir öyle oyunlar oynarım oğlumla. anne olduğumu unutur anın keyfine dalarım ben... Babil'in annesi dörtmevsimim ben...


Hayatımın en tatlı 17 ayı seninle doldu oğlum. Türkiye'den dönüşümüzün ardından beş günlük müthiş Cancun-Meksika tatilimiz oldu. Farkediyorum ki her tatilde, gezdiğin her yeni antik şehirde, yeni coğrafyada ve doğada inanılmaz gelişiyorsun, açılıyor, çoşuyorsun oğlum, dünyayı algılayışının gelişimini ve açılımını hayranlıkla izliyorum. Club Med'in altını üstüne getirirken merdivenlerden delicesine inip çıkmanın tadına vardın, senin kadar ve senin hızınla merdiven inip çıksam çok yararını göreceğim ama şimdilik peşinde koşmakla yetiniyorum. Su kuşu oğlum, annen gibi çok minik yaşta yüzeceksin ve yüzmeyi çok seveceksin belli. Hayatımca gördüğüm en güzel kıyılardan birisi, incecik kum, müthiş tatlı sıcak iklim, okyanustan gelen buğulu ve büyülü bir kokuda esinti, eşsiz renkteki o berrak turkuaz su. Her türlü değişime, iklime ve mekana kolayca adapte olan, hatta ayak uydurmanın ötesine geçip işi değişimin kendisinden haz almaya vardıran gezgin ruhlu bebeğim. Baban, sen ve ben araba kiralayıp Maya harabelerini gezdiğimiz o gün dedim ki biz her yere, her iklim ve koşulda gideriz! Oğlum insanoğlunun neler yapabileceğinin, nasıl yaşayabileceğinin sınırlarını ancak kendi zihni belirler. Bu sınırları genişlettikçe evrenselliğe dokunabilir, tüm can yakan kırılma noktalarına rağmen kalıcılığı ve ölümsüzlüğü yaşamında var edebilirsin oğlum.

Hayatımın en güzel beş senesi babanla ve seninle doldu Babil oğlum. Bundan beş sene önce bir 14 Temmuz günü evlendik biz babanla. Oğlum, babanla nice beş senelere dileyelim, çok süper bir tip baban, ilk günkünden de çok beğeniyorum, seviyorum onu. Her zaman yaptığın gibi babanın o çok sevdiğim burnuna bir French kiss kondur oldu mu oğlum, şöyle en ıslak ve ısırıklısından. Gün gelecek senin de o aynı babana benzeyen topçuk burnuna aşkla öpücükler konduracaklar. Canım yavrum, tüm yaşamın sevgi ve aşk dolu olsun. Seni seviyorum. Annen dörtmevsim.

Saturday, June 12, 2010

mayıs


Mayıs ayı: Dünyanın her yerinde keyifle yaşanan, insanın içini ısıtan güzel ay. Türkiye seyahatimizin getirdiği çılgın hız bir kere daha sayılı günlerin, bir aya yakın da olsa kıpkısacık olduğunu kanıtladı. Zaman hızlıca akarken, oğlum Babil'in, ülkesine ilk kez adım attığı, sevgiyle yoğurulduğu, sevgiyle geçirilmiş eşsiz güzel bir ayı tamamlamışız, ailelerimize, dostlarımıza doyamadan, geride göremediğimiz pek çok sevenimizi, sevdiğimizi de bırakarak geri dönmüşüz, hem de Amerika'ya döneli on gün olmuş bile...

İnsanoğlu yaşamına tanıklık edecek, yaşamını paylaşacağı bir can yoldaşı arar, evliliğin tırnak işaretli anlamlarından birisi de bu olsa gerek: İnsan sevdiği kişi ile tarihselliğinin haritasını aşkla çizer, yaşam haritasını ince ince dokur, yaşamının her anına tanıklık edecek bir eşi vardır artık, eş, eşit, aşk, aşık... Çocuğu olduğunda, aile olmanın getirdiği mutluluğu ve yavrusuna duyduğu aşkı, ailesiyle, en yakın dostlarıyla paylaşmak ister insan. Bu aşkı paylaşanın, bu aşka tanıklık edenin kalbinde içten sevgi olsun ister. Kavgalardan, olumsuz duygulardan uzak, yavrusunu kem gözlerden sakınırken, en sıcak paylaşımların olduğu yerlerde bulunmak ister insan. Mayıs ayı öyle bir aydı bizim için. En güzel anıları ile zihnimize kazınarak geldi ve geçti, Mayıs, tatlı Mayıs... Hayatımızın bu bal günlerinde, oğlumun ülkesine ilk kez adım attığı bu seyahat bizim için unutulmazdı. Babil'in kan çekermiş misali ilk kez yüz yüze gördüğü anneanne ve dedesine olan sıcaklığı inanılmazdı. En son Babil'e hamileyken gördüğüm annemle babamı kucağımda onbeş aylık yavrumla ilk kez karşılamak çok güzeldi. Babamı ilk gördüğü anda babamın kucağına kuruldu, abartısız ilk gördüğü anda kucağına çıkıp inmek istemedi, evin içinde dolanıp durdular, vapur gezisine çıkmış gibi. Babamın müthiş yumurta ayarından ben de nasibimi aldım: Aylardır yumurtanın ayarlayamadığım kıvamından ötürü omlet dışında rafadan ya da katı yumurta yemeyen bebeğim, dedesinin usulünce kayısı tarzı yapılmış yumurta muamelesini bir güzel lüpletti. Yaşını çoktan doldurmuş olan bebeğime hafif rafadan yumurta verebilirmişim de ayakta uyuyormuşum yahu! Oğlum büyümüş de benim haberim yokmuş! Detaylar, ince ince detaylar, zihnimize kazıyalım hepsini... Annemin bizim gelişimize özel müthiş sistemli hazırlıkları kadar kendi öz varlığı da oğlumun şaşırtıcı adaptasyon hızına birer açıklama getirmiş oldu. Şöyle ki; Babil'in mama sandalyesi yok, e masada sandalyeye oturur yer, koca adam olmuş meğer. Babil'in etrafı korumalı yatağı yok, e büyük adam yatağında yatar, yere düşmezmiş, büyümüş de yüksek yataktan kendisi aşağı inermiş. Babil'in bütün oyuncakları Amerika'daymış, aman sen de derdin o olsun, oyuncak kreasyonunun bir kısmı Amerika'ya bile getirildi, geride bırakmaya kıyamadık. Bana bu Mayıs ayı çok iyi geldi. Tatilim Mayıs ayıymış meğer. Sabah Babil uyanır, ilk iş anneannenin yanına gider. Uzun uzun banyo yapabilmenin keyfine nasıl varılırmış aylardan sonra hakkını vere vere anımsar insan. Anne (anneanne) elinden çıkan yemeğin tadı damaklarda kalır, saatlerdir yan gelip yatmış olmaktan zerre kadar rahatsız olunmaz, ne de olsa anne (anneanne) herşeyi düşünür (yemek, çamaşır, alışveriş listesi gibi). Anne oluşumun hiç tanımadık bir başka keyfi Babil'in anneannesi ile tatil yapmaktaymış meğer. Nesiller arasındaki bağın tınısı eşsiz, çocukların kulağına da çalınıyor, inanılmaz bir durum bu, altını çizmeden geçemiyorum. Aile oluşumuza, Babil'in varlığına duyduğumuz aşka tanıklık eden ailelerimize ve tüm dostlarımıza teşekkür edelim oğlum... Teşekkürler... Yukarıda paylaştığım resim de İstanbul'daki evimizin balkonunda Babil'in Lilü Teyzesi tarafından çekilmiş olup o mutlu buluşmalardan birisinde yakalanmıştır; sembolik açılımına gelince, Babil'in varlığının herşeyin önüne geçmesi, tüm sohbetlerin odak noktası oluşu, herşeyin geride flu kalışının resmidir bu. Bekar, evli, çocuklu, çocuksuz farketmez, yan yana gelindiğinde tüm yavrulara deli olunur. Uzun aradan sonra ve hatta yıllar sonra yapılan tüm buluşmalarda yaşanan budur. Buraya sığdıramadığım resimler, tatlı anlar, sohbetler, söylediğim sayısız sevinçli merhaba kadar sızısı içime çöken hoşçakallar... Seneye buluşmak üzere diyelim oğlum biz en iyisi mi...

Mayıs ayının getirdiği bir başka mutluluk da eşimin kitabı. Kelimelerinin tınısını, kelimelere verdiği anlamları, evrenin işleyişini kavrayışını ve yorumlayışını, beyninin işleyiş biçimini ve kalbini sevdiğim insan, hayatıma ve tüm varlığıma sonsuza dek tanıklık edecek olmasından mutluluk duyduğum güzel ruh, Babil'imin babası. Kitabını tüm kalbimle ve sevincimle kutluyorum.