Thursday, April 22, 2010

gitmeden önce


Yıllardır hiç nezle olmayan ben şifayı kaptım bir haftadır, neyse ki çabukça geçiriyorum sayılır, her ne kadar evdeki jetgil performansımın düşmesinden yakınanlar olsa da, neyse işte tam geçiyor Babil'e bulaşmadı derken bulaştırmışım meğer. Emzirmenin getirdikleri ile sanırım onunki hafif geçiyor. Günlerdir yazmak için zaman kolluyorum, ya yazma motivasyonumun eksikliğinden, ya son nezle günlerimden, bir şekilde yazamadım. İçimde Türkiye'ye gideceğimiz için garip bir his var, herşey çok sanal geliyor, sürreel bir şekilde gideceğiz ve haftalar hızla akacak, ışınlanıp geri dönmüşüz gibi Amerika'da geri bulacağız kendimizi sanki. Nedense yol hiçbir zaman gözümde büyümüyor, taşınmaya, taşımaya o kadar alışmışım ki yıllar boyu hazırlanmak bir gün, bilemedin çocukla iki gün benim için. Zaman denen hızla akan bu kavramı elimde cıvanın bir türlü yakalanamayışı gibi tutmaya çalışıyorum. Sanırım sevdiklerimizi, bizi özlemle bekleyenleri daha uzun görebilmek için zamanın boynuna yapışacağız hızla bir yerlere kaçmasın diye...

Babil oğlum, sen ondört aylık bir canavar oldun çoktan, girmedik delik, karıştırmadık alan bırakmadığın gibi, konuşkan bir adam olacağını da kanıtladın. İstediğin herşeyi ifade ediyorsun, hem de çok belirgin bir biçimde. Her yere tutunarak ileriyorsun hala, anlaşılan annen gibi geç yürüyeceksin. Tek elinden tuttuğumuzda ya da oyuncağını iterek rahatça, emin ve gururlu adımlarla yürüyorsun, hem de ne keyifle! Hatta geçen gün ayakta dururken iki adım attığını ve hemen sonra yere oturduğunu gördüm de ne oluyoruz dedim! Yavrum, biliyorum, istediğin zaman, hazır olduğunu hissettiğinde kendi adımlarını atacaksın. Zaten o zaman sana nasıl yetişeceğim bilemiyorum. Sabah uyanır uyanmaz ev içinde kısa bir yürüyüşle ısınma turundan sonra hemen kitaplığına gidiyorsun, rutin halen aynı, değişmedi. Kahvaltımızı hazırlarken ben, sen kitaplığındaki kitapları, hem de hepsini aşağıya indiriyorsun, sayfalarını çevirirken kitaplarının kimi zaman kıkırdıyorsun, bayılıyorum. Genelde kahvaltımızdan sonra beraber kitap okuyoruz, bazen de kitap keyfine öğleden sonraları da ekleniyor. Günde tek uykun kesinleşti çoktandır, onbir, onbir buçuk gibi uyuyorsun, daha erken uyandığın için daha erkene çekildi. Uzun uyuman için büyük uğraşlar veriyorum, bazen oluyor, bazen tutmuyor. Açıkçası tek uyku işimizi daha kolay kılıyor, böylelikle gün çok kereler bölünmüyor. Sana verdiğimiz kısa komutları da uygulayışın var ki bayılıyorum, topu at dediğimde topu bana atman gibi, ya da babanı öp dediğimde babanın burnunu öpmen gibi, öpmekle yalamak arası bir sevgi paylaşımı bu, inanılmaz tatlı. Artık sınırların var olduğu bu evreni de algılar oldun, hayır kelimesinin tınısı kulaklarına yerleşti çoktan. Söylenen hayır sözcüklerinin sayısını azaltmak için elimden geldiğince ortalığı derledim, topladım, tehlikesiz hale getirdim ama senin yaratıcılığın sınır tanımıyor tabii. Her an dikkat etmek gerekiyor. Salıncakta uzun uzun sallanmaya bayılıyorsun, hatta parkta başka alanları deneyelim deyip seni indirmeye kalktığımda baskın kişiliğini ortaya koyuyorsun, inmeyi reddediyorsun. Sen koca bir adam oldun artık, yaşından büyük de bakıyorsun bazen şaşırıyorum nedir bu canlı, babanın sana hep sorduğu gibi, nereden geldin sen? Bu tatlılık nereden geliyor? Baskın kişiliğin sofrada da ortaya çıkıyor. Herşeyi kendin yemek istiyorsun, yemek seçmeye çoktan başladık bile. Günde üç öğün sofrada oturup yemeğini yersen yiyorsun, reddettiğin öğünleri ya ara öğünlerle ya da bir sonraki ana öğünde takviye etmeye çalışıyoruz. Böylece sofra dışında peşinden koşmuyorum. Yemek tarifleri üretmekte kendimi aştım. İçine sebze rendeleri konan kekler mi, iki ince dilim tost ekmeği arasına sürülerek kamufle edilen sebzeleri, peynirleri ve daha birçok lezzeti sandöviç kisvesi ile küçük parçalar halinde yutturmak mı? Bazı akşam koca adam gibi biftek parçaları yerken bazı günler sadece süt emip meyveyle yoğurt yemek istiyorsun. Herşeyi senin tercihine, tokluk hissine bırakmaktan başka çare yok zaten.

Bahar en sevdiğim mevsim, geldi geliyor derken yine soğuyor hava, ama yine de güzel şu anda. Evimizin camına bakan ağaçlar çoktan yeşillendi. Bütün sokaklar binbir çeşit çiçeklerle donandı, bu şehre özel lalelerin varlığı ise beni ayrıca mutlu ediyor, her renk lale en alelade sokakta bile bahçeleri süslüyor. Seninle baharı simgeleyen tüm bu güzellikleri paylaşıyoruz, herşeyin ismini söylüyorum. Bir evden çıkan kediyi yanımıza çağırıyorum kedi görsün oğlum diye. Zaten kedi denen canlı benim kediseverliğimi hissedip hemen damlıyor yanımıza. Here kitty kitty, gel pisi pisi... Bana ileride ısrar etsen belki bu sevgime yenik düşer yeniden bir kedi alırım evimize gibi geliyor.

7 Mayıs'ta yola çıkıyoruz, o zamana kadar ve Türkiye'deyken ne kadar yazabilirim, hatta yazabilir miyim bilemiyorum, ama döndüğümde yazacak çok şeyler olacağına eminim. Dedeler, nineler görülecek, sarılıp sevinilecek, gözyaşları akacak. Arkadaşlar ile buluşulacak, şaşkınlıklar, sevinçler, duygu dolu anlar yaşanacak. Bavul açılacak, bavul kapanacak, telefon çalacak, telefon kapanacak, uçaklar kalkacak, uçaklar inecek, çok güzel geçecek diye umuyorum, oğlum bambaşka bir ülkeyi daha görecek, babasıyla annesinin doğduğu bu ülkeyi çok sevecek, evi bilecek.

2 comments:

ela selin said...

ah canim kavusmaniza, kavusmamiza cok az kaldi desene...
ne kadar heyecanlisindir sen simdi bunca zamandan sonra ogulcugun kucaginda evine dönerken...
iyi yolculuklar canim arkadasim...

dörtmevsim said...

canimmm cok garip duygular içindeyim, iki sene önce oğlum karnımdayken gitmiştim, şimdi elinden tutup gideceğim..