Tuesday, April 19, 2011

seni düşünürken

hayır, evet yerine hep hayır, evetse bile hayır, öğrendiğin bu güçlü sözcük, kişisel tercih ve isteklerinin ifadesi, kiraz renkli dudaklarından döküldüğü zor anlarda bile direnişinin ifadesi bu sözcük insanı gülümsetiyor. meme bitti oğlum, hayır, inek sana süt getirmiş oğlum, içer misin? hayır. oğlum tuvaletin geldi mi? hayır. peki. (bir iki dakika sonra kendisi gider ve yapar) şu son birkaç gün çok zorlandım oğlum, senin göğsüme sokuluşuna direnmek çok zor kuzum, mis sıcaklığınla, ılık ılık nefes alışınla... ama iyiyiz. daha da kolaylaşacak. mayıs ayında türkiye'ye gitmeden önce böyle olması çok daha rahat olacak, yüreğim buruluyor halen biraz, ama derinde içim rahat bebeğim. bugün yatmadan önce sağanak yağan yağmuru izledin camdan, su diyordun, su, gökyüzünden akan su, yağmur, bahara açan tomurcuklar suya doysun, sen uyurken...

Friday, April 15, 2011

tomurcuk

bugün hiç meme emmedi oğlum, ah kuzum, ah bebem, meme bitti annem, inek sana süt getirmiş al ondan iç, yok annem memede süt kalmamış, bitti bebem diye diye 2 yıl 2 ay 1 gün emzirdiğim oğlumu süttem kestim sanırım, bugün itibariyle veda ettik, zorluğu birkaç günü, belki bir haftayı daha alır, ama sonra rahatlar sanırım, ne de olsa kendi kendine uyuyor, yemeğini yiyor, meme sadece keyfine keyif katıyordu. göğüslerim süt dolu şu anda, bu kadar ürettiğimi ben bile tahmin edemezdim. önceleri imkansız geliyordu, bencilce buluyordum, bunca sene emzirmiş olmama rağmen istiyorsa vereyim diyordum, istedikçe alsın, kendi bıraksın, bırakacağı yok ki oğlumun, iş bana kaldı, ama zamanı geldi oğlum, içimde öyle duyumsadım, umarım iyi olur böylesi, çok sızım sızım sızlamadan geçeriz bu dönemden de. bebeğim, artık gözü de karartıp gece gündüz küloda geçtik, hiç bez yok artık, sabah kuru kalkıyorsun, olur da sabah odana geç girersem kaçtığı oluyor ama ne olacak ondan sonrası kolay, herşeyin pratik yolunu bulduk biz. havaların iyice ısınmasını bekliiyorum, şehrin tadına varmalar, seyahatler, gezmeler, tozmalar derken bu yaz hızla geçebilir, sen okula başlamadan önce sana nasıl doyacağım ben? haftada iki gün gidecek olmana rağmen aklıma düşüyor hep. Oğlum, seninle baharı karşıladığımız bu günlerde 35 yaşımı doldurmama ramak kalırken içimde garip bir titreşim, hayat içimde yeniden filizlenirmiş gibi, yeniden doğar gibi. hayatın hiç durmadan akması, zamanın tutulamazlığı ne hoş, anların tatlı varlığı. ağacın dallarında yaprak olmak üzere açan tomurcuklar gibi geliveriyor yaşam elimize, dokunabildiğince sev, görebildiğince anla, hatta daha fazlasını... kokunu içime çektiğim, mis ayağından seni öptüğüm o anın eşsizliği. başka ne kalır geriye sözü edilecek? iyi ki doğdum ben!

Friday, March 25, 2011

bahardan önce

şubat ve mart ayları geldi geçti bile... sen ikinci yaşını doldurdun 13 şubat'ta Babil'im, canım oğlum. dünya çok karışık bu sene, biz kendi dünyamızın ayarlarını geniş pencereye çevirebiliyoruz baban sayesinde, odanın duvarındaki dünya haritasını gösteriyorsun, hiç ayak basmadığın nice yerlerde senin yaşındaki çocukların ne zor hayatları var. günlük hayatımızda olan biten önemli değişimleri anlatacağım tabii ki de ama satır aralarında annen neler hisseder, neler düşünür bu aralar bil diye yazacağım yine, insan doğasını anlamaya çalışma çabasının sonu yok, toplumsal direnişlerden bireysel kavgalara dek...

bebeğim sen 18 aylıkken başlamış olduğumuz tuvalet eğitimi meselesi sende 22 aylıkken klik etti, o zamandan beridir gündüzleri sadece külot giyiyorsun, geceleri yine de bez takıyoruz ama sabah kuru kalkıyorsun, küçüğünü tuvalete yapıyorken büyüğünü yapmamakta direniyordun, ama onu da yapıyorsun bebeğim, son birkaç haftadır yakala kaçır misali yapıyorken bu hafta artık büyüğün gelince bana söylüyorsun ve tuvalete gidiyoruz, alkış, heyecan! aferin oğluma, ben sana ne öğreteyim bebeğim, sen bana öğretiyorsun neler neler yapabileceğini, miniminnacık koca adamımsın sen benim.

dedenin bizi çok uzun soluklu bu ziyaretinde ona iyice bağlandın, amcan da geldi, dede diyorsun, amca derken c harfi zor geliyor, amma diyorsun, dede nereye gitti deyince kapıyı gösteriyorsun, dedenin yolculukları, babanın iş seyahatleri ile havaalanına yaptığımız sıkça gidiş gelişler sebebiyle uçak denen bu kocaman gökkubbe araçlarına ilgin arttı, bizi sevdiklerimize götüren, özlemlere sebep olan, deniz aşırı hayatımızın arabulucu dev araçları bunlar, uçur bizi, bizi de gezdir kanatlarında dercesine arabalardan daha da ilgili oldun uçaklara. konuşman, ifadelerin açıldı, olayları tanımlamak istiyorsun, dede gitti, dede bay bay. evde anne ve babanla türkçe konuşuyorsun ama ingilizce konuştuğumuz günlük hayatımız ve arkadaşlarımız arasında senin de ifadelerin iki dilli oluştu, ''gitti'' dediğinde ingilizce ''gone'' da diyorsun, ama araba demek yerine sadece ingilizce ''car'' demeyi tercih ediyorsun. o güzel kafanın içindeki süreçleri anlamak, duyumsamak istiyorum her an. tadını çıkarıyorum tatlılığının, beraber uyuyoruz, oynuyoruz, geziyoruz, bu eşsiz anlar geri gelmez diyerek tadına varıyorum, ama tadına doyamıyorum senin yavrum. bu yaz sonunda 2,5 yaşındayken okula başlayacaksın, çoktan hazırsın, haftada 2 tam gün gideceksin, hem seni çok özleyeceğim, hem de senin için çok keyifli olacağını düşünerek bu zamanı kendim için de iyi değerlendirmeye çalışacağım bebeğim.

kelimeler, ifadeler, tanımlar... kimi insan, beyninin anlamayı istediği şekliyle tanımlar etrafını, duymak istediği şekilde anlar olanı biteni, kendi yanılsamaları doğrultusunda çarpıttıkça güçlenir sanki, bilgin olmuştur, yalpalanarak dolaştığı zihninin duvarlarını dış dünyaya rengarenk yansıtmıştır, çok yönlülük diye adlandırdığı varoluşu, kararsız fikrinin ve kırık kalbinin sonucudur, kalbi kırık doğmuştur sanki, kırık olsun ister hep, tamir olmasın, hatta kıpkırık olsun hep ister ki bahanesi olsun odaklanamayışına, sorumluluk alamayışına. böylesi insanlar nicedir ve durumları oluruna bırakılmalıdır yavrum. yine de herkesin, herşeyin deneneceği bir başka şans daha vardır derim ben, esnetebildiğince esnet olasılıklarını evrenin oğlum. neden olmasın inatçı inek köprüden suya düşer belki kendine gelir, tabii kendi debelenmelerinde boğulmazsa.

Friday, January 7, 2011

yeniyıl

yeniyılın ilk haftası neler yaptık?

kış dönemi müzik kursumuza yazıldık ve ilk dersimize gittik, Babil artık iyiden iyiye katılır oldu, dans ederek, şarkılara hecelerle eşlik ederek, belli başlı tempo hareketlerine katılarak neşe saçıyor!

bu hafta dört aydır kuaföre gitmediğimi kuaförde saçlarımı kestirirken anladım, en son 4 eylül'de gitmişim, pes yani, kuaförüm saçlarımın beyazlarını kapatırken saçımın doğal rengini çok iyi tutturduğundan saçım uzadıkça umursamayıp beklemişim, artık eskisi gibi çok uzun saça bakamıyorum, gerçi saçım yine uzunca, hatta at kuyruğu bile yapabiliyorum ama daha katlı ve şekilli kestirdim saçımı.

oğlumun ikinci yaşının dolmasına çok az kaldı inanamıyorum.

biraz yediklerime dikkat edeyim diyorum artık, sütüm de azaldı zaten, hani emzirirken yediklerime dikkat etmek anlamında, halen emziriyorum dediğimde göz yuvarlayabilecek herkese selam olsun! rejim demek bazen garip geliyor, üstüme dikte edilen bir formata köle olmuşum gibi, tercih etmiyorum o fikri, farkettim ki (eşim hep söylerdi de gel laf dinle işte) pek fazla et yemiyorum ben, yani protein fazla almıyorum, karbolara aban canım aban, o da insanı doyurmuyor, şimdilerde sabah omlet, öğlen tavuk ya da balık, akşam et ya da benzeri, ayrıca her öğünde salata ve sebze. genel olarak daha az yediklerimi artırıp (protein ve sebze), daha çok yediklerimi azalttım ya da ortadan kaldırdım (bol şekerli meyveler, ekmek, pilav, makarna, tatlılar). daha dinç hissediyorum kendimi, başlarda biraz zorlandım, halen zorlanıyorum, oh şöyle kepek ekmeğine bir katman nutella sürsem diyorum, vazgeçiyorum, yerine badem yiyorum azıcık, yerini tutmuyor ama... aslında insanın anne olduktan sonra demeye dilim varmıyor ama belli başlı mihenk taşlarından sonra vücudunu algılayışı değişiyor sanırım, ama yapısal olarak Babil'e bir kardeş gelsin diye dombili olma ihtimalim varsa bu ihtimali ortadan kaldırmak için yazık ki yıllar öncesinde geride bıraktığım bu yediğine dikkat meselesini tekrar ele almam gerekti, fikre çıpa atalım, daha sağlıklı olmak, derlenip toplanmak, eksik protein ve sebze alımından hallice kronik yorgunluğun çaresi bu adımı atmaktı, başlayalı tam iki hafta oldu. haftada iki ya da üç kere spora da gidiyorum hep ama yediğine dikkat etmeden değişimi yaratmak zor, gerçekçi olan yaklaşım bu.

oğlumun ikinci yaş gününde bir parti yapmak niyetinde değilim, belki biz bize günübirlik bir gezi ve kutlama yapabiliriz. içim bir garip, bebeğim büyüdü, halen minnoş ama kocaman oldu da bir yandan...

oğluma gündüzleri bez giydirmiyorum artık, evdeysek ya popo açık ya da külot var, çoktandır tuvaletini söylüyor, bazen ''potty''ye yani lazımlığına yapıyor, bazense etrafa, ben lazımlık demiyorum, ''tuvalet'' diyorum, ''oğlum ç.. k... tuvalete'' diye, yavaş yavaş yol alıyoruz, çok fazla beklemek istemiyorum, böyle uzun süreceği söylense de, bütün gece kendi yatağında deliksiz uyuyan, çatal kaşıkla yemek yiyen, top oynayıp müzik ritmiyle dans eden, lego ile yaratıcı şekiller yapan, bizimle akıllı oyunlar kurup şen sosyal kahkahalar atan yavrumun ne kadar büyüdüğünü görürken tuvalet meselesini geciktirmek garip geliyor açıkçası. aslında biz 18 aylıktan başladık, biraz yarı zamanlı devam ettik, araya tatiller girdi, bazen geçici duraksamalar, daha tutarlı olsam belki daha hızlı olacaktı ama bazen Babil direndi, bazen ben pes ettim, ama şimdilerde sifon çeken, tuvalete bay bay bile yapan, ayrıca 11 saatlik gece uykusundan kupkuru uyanan yavrumun hazır olduğuna eminim, oğlumu gözlemlerken kendi iç sesimi takip ediyorum.

biraz havadan sudan, biraz olan bitenden yazdım, aslında eksik yazdım, değişimi beklerken bazen aslında değişim diye dramatik bir durum olmadığını öğrenirsin ya da bunun farkına varırsın ya, akışın kendisi var bu aralar belki de, hatta dramatik denilebilecek bir değişim dahi olsa bu akışın bir parçası olacak, hemen hamurumuzu ona yoğuruvereceğiz, dönüşürken biz ve biz bize olacağız hep, başta garipsedim içime doğan bu duyguyu, sonra rahatlar gibi oldum, hani sıktıkça elinden kaçıverir ipin ucu, ucundan rahatça tuttukça elin terlemez, kavrarsın gidişatı, sanki böyle. su bulanmadan durulmaz derler, bazen bulanıklık sandığın hareketin ve dalganın ta kendisi oluyor, su değil ki bulanık olan, rüzgarın ve dalganın etkisiyle sallanan yosunlar ve savrulan kum...

ince bir tabaka kar yağdı, tuttu da hatta. bir üstüne yağsa keşke bu gece, her yer kupkuru, ne güzel tutar, yakınlardaki bir tepelikten kızak kaymaya gideriz, kar dolsun her yer! hem belki bir de kayak kayacaktık yakınlardaki bir kayak merkezinde. müthiş kayak tatilimize ithafen bir de ''midwest'' tepelerinden inelim diye... karın yağmasını bekliyorum, yoksa kışın tadı kalmadı, hazırım baharın gelmesine.

tilki, papağan, su, anneanne, dede, araba, anne, baba, möö mööö, traktör, bebek, at topu, yapma, mısır, mee mee... kulağıma ve kalbime dolan tüm kelimelerinin tınısına deli oluyorum, canım kuzum.

sıradanın ya da gündeliğin ötesine geçebilsem, zihnimin en ince kıvrımlarından dökülebilsem burada, tuttum ve tutuyorum yine, bırakabildiklerimle... seni seviyorum Babil.

Monday, December 20, 2010

birdenbire

bu yıl henüz bitmeden içime azıcık dolan hüznü mü paylaşsam, yoksa yeniyılın neler getireceğine dair heyecanımı mı yazsam? bir başka dünyanın insanıyım ben bu aralar. günlük koşuşturmaları tamamlarken oğlumla ağır çekimde zaman geçirmek istiyorum. skype üzerinden anneannesini ve dedesini tanıyan oğlum evde annemle babamın resmini gösterip "anaaane" ve "dede" diyor, inanılmaz, çok kısa sürelerde aynı mekanı paylaşmışlar, ama teknolojinin de yardımıyla biliyor, tanıyor, seviyor onları, ekrandan cilveler, oyunlar yapıyor onlara. sevinsem mi üzülsem mi şaşırıyorum bazen. bu yılın nasıl geçtiğini anlamadım sanki, ama son aylar yavaşladık, beklemedeyim. sevinçlere ve güzel değişimlere vesile bir yıl diliyorum kendimize, tüm sevdiklerimize ve sevenlerimize. bugün lapa lapa kar yağmaya başladı, hava soğuk ve yerler buzluydu, sanırım her yer sabaha kadar pof pof bembeyaz olacak. oğlumun kar deyişine bayılıyorum, yatmadan önce camdan dışarı bakıp da yağan karı göstererek "kar" diyor, kar yağıyor oğlum, sen çoktan yatağında sımsıcak uyudun, dışarıda usul usul yağan karın sanki incecik düşüşünü duyuyorum, ya da hayal ediyorum var olmayan böylesine ince ve derinden sesi, kar tanelerinin her birinin benzersiz şekli vardır ya onlar gibi duygular yağıyor içime bu aralar, bir o yandan bir bu yana, bakalım derlenip toplandığında nerede buluşacak tüm bu duygular... sabırla beklemek hayatın en büyük erdemlerinden belki de... bilmeden ya da bilerek beklemek, sabırsızlanmadan, beklentilerin arsız titreşimlerinden arınmış, beklentisiz, değişimi duyumsarken sabırla beklemek, varoluşa kendini bırakırken, sorumlu yaşamak, akıllı ve bilge davranmak, korkuyu tavsiye eden cahil bilgelerden uzakta, kendi kuytusunda dingin ve sevgiyle dolu olabilmek, paylaşırken kendini sorumsuz cahillerden sakınabilmek, kırılmanın k'sinden bu yana bir satır arası kalır geriye, ben de bu yağan kar gibi düşer ve erirken zihnimin ara duvarlarında, sırtımın üşüdüğünü hissederim. ayağımın altında kalan battaniyemi istanbul'daki evimızden getirdim, üstünde rahmetli kedim zeus'un tüyleri var halen, üşüdüm, battaniyeme sığındım, aşkımın koyduğu likörümden bir yudum aldım, klavyemden son kelimelerimi tıklarken günün somutluğunda ne çok soyutlamalarla düşündüğümü farkettim yine. zihnimi arındırırken yazayım, yazarken arındırayım isterim, zor, çok zor, filtrelerin dünyasında zor, elimden geldiğince açılıyorum, kapalı kaldığınca kalsın yazdıklarım, paylaşabildiklerim sevincim olsun, oğlumun sevgisi her yanımı ısıtsın.

Sunday, December 19, 2010

tatil ve biz

aralık ayını ve 2010 yılını, colorado'da geçirdiğimiz kayak tatilimizin tadıyla bitireceğiz anlaşılan. ayın 13'ünde, oğlum tam da 22 aylık olduğu gün yola çıktık, chicago'dan iki saatten fazla süren bir uçak yolculuğunun ardından iki saate yakın bir araba transferi ile dağa çıkılıyor, hava değişiminin vücutlarımıza yaptığı etkiyi sadece yolda değil, kayarken, gece uyurken de hissettik, su ihtiyacı, oksijen darlığı, tüm konfora ve denetime karşın doğanın eşsiz egemenliği... vardığımız gün kayamayacak kadar geç olduğundan salı günü açılışı yaptık. ilk hamlık tedirginliğini atınca, mavi pistlere dalabildim. artık mavi pistlerde kayıyorum, müthiş! siyah pistlerde rahatça kayan eşimin iknası ve birkaç motivasyon hediyesi ile (yeni kayak pantalonum, birkaç şık aksesuar) kendime inandım, dikkatli ama güvenli bir cesaretle bir yerime ziyan getirmeden bu tatili tamamladım! 20'li yaşların başında öğrenip de yıllarca ara verilince, bir de üstüne bir yerime birşey olmasın, çocuğum var diye ket vurduran bir fikirle yola çıkınca iş sarpa sarıyor tek başınayken, aşkım da baktı ki ben yerimde sayacağım, işi ele aldı ve benim şüphelerime rağmen sonunda karar alarak babil'i kayak merkezinin yuvasına 2 gün 2'şer saat bıraktık ki beraber kayalım, oğlum ilk kez yuvaya gitti, yuvadaki ilk gününe dair çizelgesinde yazan sıfatlar: "content, happy, friendly" yani memnun, mutlu, dostane. kamyonlarla oynamış, öğretmeniyle saklambaç oynamış, arkadaşlarıyla el işi yapmış, canım ne uyumlu, tatlı bir kuzusun sen! seyahat etmeyi seven, yeni yerleri keşfetmeye bayılan bebeğim otelden kayak merkezinin eteğine transfer sağlayan gondola binmeye bayıldı, kaldığımız otelden her yere transfer yapan minibüse kaç kere bindi bilemiyorum, yattığı yeri yadırgamaz, gündüz biraz uyuduysa akşam uykusuna dek idare eder, ne varsa yer, yemezse canı çekeni belirtir onu yer, gezer, koşar, etrafına gülücükler saçar, aferin kuzuma, aferin, iyice gezgin oldun sen, seni tutana aşkolsun artık! her seyahatimizde ufkunun ne kadar da genişlediğini görüyorum, mekan değişimi ile kaşif yönünün iyice ortaya çıktığını farkediyorum. babil'i yuvaya bırakınca, eşimle ben, babil'e dönüşümlü bakmak yerine beraber 2 saat boyunca kayabildik, bu bana öyle iyi geldi ki! beraber benim tek başıma girmeyeceğim pistlere girdik, ben yavaşça indim, eşim bana teknik talimatlar da verdi kayışımı düzelteyim diye. babil'in 3 yaşını doldurduktan sonra kesinlikle kayağa başlamasına da kararlıyız, kar ve soğuğu heyecan ve coşkuyla karşılayan oğlumun dağ sporlarına ilgi duyacağına emin olduk artık, hem ailecek yapılabilecek en güzel etkinliklerin başında geliyor, hem de chicago'da uzun ve durağan gelen kış aylarımızı keyifli kılıyor. chicago'ya yakın eyaletlerdeki kayak merkezlerine de gideceğiz, her ne kadar colorado gibi olmasa da üzerinden kayılabilecek bu tepecikler de bu heyecanımı ayakta tutacaktır. familyamızın kayakçı olacağı göz önünde bulundurulursa ve de en geç yaşta öğrenenin de ben olduğum düşünülürse, en çok çabayı benim göstermem gerekiyor! bu kadar kayak heyecanı ifadesi yeterli. oğlum, herşeyden önce senin varlığının tatlı mutluluğu içimizi dolduruyor, baban bazen beni şaşırtan ifadeler kullanır, chicago'ya dönüş uçuşumuz için havaalanına giderken yolda araba koltuğunda uyuyan seni gösterip, "böyle bir adam yoktu daha önce, bak şimdi var" der, ne kadar da hızlı büyüdüğünü düşünürüm, içim titrer. canım yavrum, sevgimizi kalbinde ve tüm varlığında bilecek, hissedeceksin hep, seni olduğun gibi, her halinle sonsuz seviyoruz. yepyeni bir yıla daha girmeden bu yılda bize verdiğin herşey için, varlığın ve eşsiz sıcaklığın için sana teşekkür ederim yavrum. hayatımızın şans kıvılcımısın, değişimin ve dönüşümün sapasağlam bir dengede duran noktacıklarını ince ince boyayan doğal varlığınla benzersiz bir sevginin kaynağısın. hayatı akıllı, cesur, sevgi dolu ve asıl bir duruşla yaşamanın tadını bilirken aşkla yaşayacaksın oğlum, aşkla doğduğun gibi, babil olup da kalbimize dolduğun gibi...

Saturday, November 27, 2010

karışık, hepsi birden...

31 Ekim Babil'in babasının doğumgünüydü, bu sene Cadılar Bayramı için oğluma kıyafet almadım, şimdilerde sağlam tercihleri olan bebeğime kendi tercihimle bir kıyafet giydirmek istemedim, zamanı geldiğinde ve kendi de isterse yaparız dedim. Ortalıkta kapı kapı toplanıp delicesine yenen şekeri içim almıyor, giysi kısmına da zamanı gelince karar veririm diye düşünüyorum, hani nutella yer, kinder çukulata yer oğlum, gurme tatları keşfeder de, gereksiz şekerlemelere dalmasa derim. Güzel geçen biz bize doğumgünümüzden sonra Kasım ayına hızla girdik, gerçi Kasım ayı pek hızlı geçmedi, hatta kendi pek bir yavaş ve daraltarak geçmeye niyetliydi ki Chicago'daki altıncı yılımızdan gün alışımızla bizi ziyaret eden arkadaşlarımız oldu. Değişim rüzgarlarının nereden eseceğini kestirmeye çalıştığım şu günlerde, zamanın ağır tiktaklarına kulak verirken peş peşe bu ziyaretler bize ilaç gibi geldi. Arkadaşlarımız Babil'i çok sevdiler, oğlum ne çok yakınsın sen, hemen sokuluveren, kendini sevdirmek bir yana, sevgisini gösteren güzel kalpli, neşeli oğlum benim. Son gecenin sabahında, annesinin babasının arasında değil de daha üç gündür bildiği ama hemen sımsıcak sevdiği dostlarımızla yatak keyfi yapan Babil, sen ne sevecensin kuzum, şaşırıp kalıyorum sana ben, güzel ruhlu, güleç oğlum, bu güzel duyguları hep paylaş kuzum olur mu? Benim evde kaldığım bir günde de beraberce akvaryuma gittiler, bir ara babası arabadan birşey almaya gitmiş, oğlum hiç mi hiç yadırgamadan durmuş onlarla. Bu bize yazın yapmayı umduğumuz baş başa üç beş günlük tatile ümit ışığı oldu, hani annem ve babamla iki hafta kalsa Babil, onlara da alışır, hem belki biz de onu bırakıp bir kısa kaçamak yapabiliriz, hem o zamana daha da büyümüş olacak, belki ben de daha içim cızlamadan oğlumu bırakmayı öğrenirim, ne de olsa gelecek yaz sonunda, yeni dönemle Babil'i haftada iki gün okula başlatacağız, çok iyi olacak, oğlum okullu olacak. Şükran Günü ile basan kış soğuğu gözümüzü korkutmuyor, oğlumun soğukla arası iyi, gezmek, dolaşmak olsun, hiç umrunda değil belli ki. Etrafın çok güzel süslenmeye başlanması ile şehir merkezi sonbahar hüznünden sıyrıldı. Artık yaz bitti diye üzülmüyorum. Field Museum'a, hani şu dinozorlu müzeye bu ay üye olacağım sanırım, bir de şehir merkezi, içi süslenmiş alışveriş merkezlerinde dolaşmalar, biraz alışveriş, bir de müzik dersi derken bu zorlu kış günlerini kolay hale dönüştürebiliriz. Christmas öncesinde bir kayak tatilimiz de var, sanırım yeni yıla girmeden yoğun bir dönem olacak. Oğlum, yaşamın değişimlere gebe olduğu dönemlerde daha hareketli, araştırmacı, dingin bir aktiflikte olmakta fayda var, nelerin değişeceğini, nelerin aynı kalacağını beraber göreceğiz, ama içimde duyumsuyorum ki bu yıl bitmeden bir küçük noktacık koyarız yaşam haritamıza, yepyenini bir rotayla... Sen hep böyle neşeli ve sağlıklı ol, yeter. Konuşkan bebeğim, kendini ifade edişindeki en bayıldığım tavrın, neşeli gururun, hani bildiğini ifade edebildiğinde yüzündeki o gururlu gülüş, müthiş, eşsiz. Bayılıyorum o imalı ifadelerine. Bir de tam söylemekten kaçındıklarını işaret diliyle söylüyor olman da kendine olan güvenini perçinledi, istediklerini, zihninden geçen ve paylaşmayı arzuladığın herşeyi bir şekilde ifade edebiliyor olmak senin de hoşuna gidiyor, dil gelişimini bu neşeli tavır da körüklemiş oldu. Farklı arkadaş ortamlarında İngilizce konuşulduğunda daha gözlemci bir hale büründüğünü görüyorum, bu çok hoş, tamamen farklı bir dil konuşulduğunu anlıyorsun, evde okuduğumuz İngilizce kitaplarla da aşinasın bu dile, hatta bazı favori kitaplarını ben sana okurken kendi dilinde tekrar ediyorsun, beni taklit edecek tatlı sesler çıkarıyorsun, senin tüm bu gelişimine tanıklık etmek müthiş bir duygu. Aklımda bir de en son evdeki bir sohbette somutlaştırararak ifade ettiğim bir notu buraya koymak var. En çok da kendime ve Babil'e bu not, oğlumun babası da bu noktanın altını çokça çizer. Ben kendi bakış açımla farklıca çiziyorum sanırım ama aynı ortak yola çıkıyor ifade... Korku kültürü hakkında... Babil doğduğundan beri sağlık sisteminin içinde ve de kıyısında gözlemlediğim korku bazlı yaklaşımlar. Benim tavrım net, korkular üzerine kurulan her türlü tavır, ister iyileştirmek amaçlı olsun, ister korumak, uçurumlara açılan kapılar haline geliyor. Hastalıktan korku, gelişimin gerisinde kalmaktan korku, az ya da çok, iyi ya da kötü gibi kutuplu bakış açıları kadar korkarak kaçınmak üzerine kurulu yaklaşımlar, eyvah ki ne eyvah! Ben bu ateş çemberinin etrafı saracağı kapıyı açmam artık, bilmeden açıp da tanıklık ettiğim bu kapının koluna elim değse bile beni yakmaz bu ateş, görüp de bildiğim ateşe elimi sokmam ki ben, oğlumun doktorunu 100 kere de ihtiyaç duysam yine değiştiririm, tercih ettiğim bakış açısını ve tavrı bulana dek, o ideal doktoru bulmasam ne olur, belli görevleri dışında yetkisinin ve yapabileceklerinin sınırlarını bildiğim bu doktor denen adam da bir insanoğludur neticesinde, her insan gibi olabildiğince, yapabildiğince varolan... Bir kitapçıktaki maddeleri karşılamadığı için zırt pırt çocuğu test etmeye çalışan doktorları reddediyorum, ebeveynlerin "başarıları"nı kalıplar üzerinden sorgulayan, çocuklarını da bu kalıplar üzerinden algılamalarını dikte eden sistemi sorguluyorum, çocuğa sanki belli metodların ürünüymüş gibi bakan gözlerin her türlü algısını reddediyorum, ebeveynleri ve çocuklarını keşiflerinde özgür kılmak bir yana, korku kültürünün birer kölesi haline getirmeyi iş edinmiş tavırlara kapımı kapatıyorum, bünyede hiç varolmamış korkuları aşılamaya çalışan bu sistemi sarsıyorum, sorguluyorum, proaktif olma kisvesi altında huzursuzluk yaratan her türlü soğuk, sorgulayıcı, iğneleyici, kibirli tavrı silkeliyorum. Sağduyunun peşindeyim, akıllı, sağduyulu yaklaşımların, yoksa korku aşılamayı hedefleyen ve ancak bu şekilde "önlem" alınabileceği sanrısını sayıklayan yaklaşımların değil. Sağlık kadar, eğitim alanında da bu böyle. Ve korku bana göre çıkmaz bir sokak, hele de ilk kez anne oluyorsan ve herşeyi kendi başına keşfedip öğreniyorsan, hataların da olsa, onlardan öğrenerek ilerleyebilirsin, ama korku ile gireceğin her yol çıkmaz sokak. Belki yaşamın tüm aşamalarında bu böyle. Oğlum bilinç ve güven dolu cesaret duygusu ne güzeldir, güçlü ve de dingindir, coşkusundaki güven seni akıllı atılımlara yöneltir. Canım yavrum, sen bil ve hisset, böylelikle hayatta herşeyin zamanı güzelce gelir, merak etme sakın. Çok daldan dala atlıyorum, aklıma ne yazdıysam burada yazıyorum, kaçırmamak için, notunu almak için, bir gün gelir de yaşamlarımızın değiştiği, güzelleştiği bu dönemi gülümseyerek okursun diye. Koca adam olduğunda hem de... Seni seviyorum, her zaman, sonsuz, bunu da oku, hem de tekrar tekrar oku, olur mu? Annen, dörtmevsim.