Monday, December 20, 2010
birdenbire
bu yıl henüz bitmeden içime azıcık dolan hüznü mü paylaşsam, yoksa yeniyılın neler getireceğine dair heyecanımı mı yazsam? bir başka dünyanın insanıyım ben bu aralar. günlük koşuşturmaları tamamlarken oğlumla ağır çekimde zaman geçirmek istiyorum. skype üzerinden anneannesini ve dedesini tanıyan oğlum evde annemle babamın resmini gösterip "anaaane" ve "dede" diyor, inanılmaz, çok kısa sürelerde aynı mekanı paylaşmışlar, ama teknolojinin de yardımıyla biliyor, tanıyor, seviyor onları, ekrandan cilveler, oyunlar yapıyor onlara. sevinsem mi üzülsem mi şaşırıyorum bazen. bu yılın nasıl geçtiğini anlamadım sanki, ama son aylar yavaşladık, beklemedeyim. sevinçlere ve güzel değişimlere vesile bir yıl diliyorum kendimize, tüm sevdiklerimize ve sevenlerimize. bugün lapa lapa kar yağmaya başladı, hava soğuk ve yerler buzluydu, sanırım her yer sabaha kadar pof pof bembeyaz olacak. oğlumun kar deyişine bayılıyorum, yatmadan önce camdan dışarı bakıp da yağan karı göstererek "kar" diyor, kar yağıyor oğlum, sen çoktan yatağında sımsıcak uyudun, dışarıda usul usul yağan karın sanki incecik düşüşünü duyuyorum, ya da hayal ediyorum var olmayan böylesine ince ve derinden sesi, kar tanelerinin her birinin benzersiz şekli vardır ya onlar gibi duygular yağıyor içime bu aralar, bir o yandan bir bu yana, bakalım derlenip toplandığında nerede buluşacak tüm bu duygular... sabırla beklemek hayatın en büyük erdemlerinden belki de... bilmeden ya da bilerek beklemek, sabırsızlanmadan, beklentilerin arsız titreşimlerinden arınmış, beklentisiz, değişimi duyumsarken sabırla beklemek, varoluşa kendini bırakırken, sorumlu yaşamak, akıllı ve bilge davranmak, korkuyu tavsiye eden cahil bilgelerden uzakta, kendi kuytusunda dingin ve sevgiyle dolu olabilmek, paylaşırken kendini sorumsuz cahillerden sakınabilmek, kırılmanın k'sinden bu yana bir satır arası kalır geriye, ben de bu yağan kar gibi düşer ve erirken zihnimin ara duvarlarında, sırtımın üşüdüğünü hissederim. ayağımın altında kalan battaniyemi istanbul'daki evimızden getirdim, üstünde rahmetli kedim zeus'un tüyleri var halen, üşüdüm, battaniyeme sığındım, aşkımın koyduğu likörümden bir yudum aldım, klavyemden son kelimelerimi tıklarken günün somutluğunda ne çok soyutlamalarla düşündüğümü farkettim yine. zihnimi arındırırken yazayım, yazarken arındırayım isterim, zor, çok zor, filtrelerin dünyasında zor, elimden geldiğince açılıyorum, kapalı kaldığınca kalsın yazdıklarım, paylaşabildiklerim sevincim olsun, oğlumun sevgisi her yanımı ısıtsın.
Sunday, December 19, 2010
tatil ve biz
aralık ayını ve 2010 yılını, colorado'da geçirdiğimiz kayak tatilimizin tadıyla bitireceğiz anlaşılan. ayın 13'ünde, oğlum tam da 22 aylık olduğu gün yola çıktık, chicago'dan iki saatten fazla süren bir uçak yolculuğunun ardından iki saate yakın bir araba transferi ile dağa çıkılıyor, hava değişiminin vücutlarımıza yaptığı etkiyi sadece yolda değil, kayarken, gece uyurken de hissettik, su ihtiyacı, oksijen darlığı, tüm konfora ve denetime karşın doğanın eşsiz egemenliği... vardığımız gün kayamayacak kadar geç olduğundan salı günü açılışı yaptık. ilk hamlık tedirginliğini atınca, mavi pistlere dalabildim. artık mavi pistlerde kayıyorum, müthiş! siyah pistlerde rahatça kayan eşimin iknası ve birkaç motivasyon hediyesi ile (yeni kayak pantalonum, birkaç şık aksesuar) kendime inandım, dikkatli ama güvenli bir cesaretle bir yerime ziyan getirmeden bu tatili tamamladım! 20'li yaşların başında öğrenip de yıllarca ara verilince, bir de üstüne bir yerime birşey olmasın, çocuğum var diye ket vurduran bir fikirle yola çıkınca iş sarpa sarıyor tek başınayken, aşkım da baktı ki ben yerimde sayacağım, işi ele aldı ve benim şüphelerime rağmen sonunda karar alarak babil'i kayak merkezinin yuvasına 2 gün 2'şer saat bıraktık ki beraber kayalım, oğlum ilk kez yuvaya gitti, yuvadaki ilk gününe dair çizelgesinde yazan sıfatlar: "content, happy, friendly" yani memnun, mutlu, dostane. kamyonlarla oynamış, öğretmeniyle saklambaç oynamış, arkadaşlarıyla el işi yapmış, canım ne uyumlu, tatlı bir kuzusun sen! seyahat etmeyi seven, yeni yerleri keşfetmeye bayılan bebeğim otelden kayak merkezinin eteğine transfer sağlayan gondola binmeye bayıldı, kaldığımız otelden her yere transfer yapan minibüse kaç kere bindi bilemiyorum, yattığı yeri yadırgamaz, gündüz biraz uyuduysa akşam uykusuna dek idare eder, ne varsa yer, yemezse canı çekeni belirtir onu yer, gezer, koşar, etrafına gülücükler saçar, aferin kuzuma, aferin, iyice gezgin oldun sen, seni tutana aşkolsun artık! her seyahatimizde ufkunun ne kadar da genişlediğini görüyorum, mekan değişimi ile kaşif yönünün iyice ortaya çıktığını farkediyorum. babil'i yuvaya bırakınca, eşimle ben, babil'e dönüşümlü bakmak yerine beraber 2 saat boyunca kayabildik, bu bana öyle iyi geldi ki! beraber benim tek başıma girmeyeceğim pistlere girdik, ben yavaşça indim, eşim bana teknik talimatlar da verdi kayışımı düzelteyim diye. babil'in 3 yaşını doldurduktan sonra kesinlikle kayağa başlamasına da kararlıyız, kar ve soğuğu heyecan ve coşkuyla karşılayan oğlumun dağ sporlarına ilgi duyacağına emin olduk artık, hem ailecek yapılabilecek en güzel etkinliklerin başında geliyor, hem de chicago'da uzun ve durağan gelen kış aylarımızı keyifli kılıyor. chicago'ya yakın eyaletlerdeki kayak merkezlerine de gideceğiz, her ne kadar colorado gibi olmasa da üzerinden kayılabilecek bu tepecikler de bu heyecanımı ayakta tutacaktır. familyamızın kayakçı olacağı göz önünde bulundurulursa ve de en geç yaşta öğrenenin de ben olduğum düşünülürse, en çok çabayı benim göstermem gerekiyor! bu kadar kayak heyecanı ifadesi yeterli. oğlum, herşeyden önce senin varlığının tatlı mutluluğu içimizi dolduruyor, baban bazen beni şaşırtan ifadeler kullanır, chicago'ya dönüş uçuşumuz için havaalanına giderken yolda araba koltuğunda uyuyan seni gösterip, "böyle bir adam yoktu daha önce, bak şimdi var" der, ne kadar da hızlı büyüdüğünü düşünürüm, içim titrer. canım yavrum, sevgimizi kalbinde ve tüm varlığında bilecek, hissedeceksin hep, seni olduğun gibi, her halinle sonsuz seviyoruz. yepyeni bir yıla daha girmeden bu yılda bize verdiğin herşey için, varlığın ve eşsiz sıcaklığın için sana teşekkür ederim yavrum. hayatımızın şans kıvılcımısın, değişimin ve dönüşümün sapasağlam bir dengede duran noktacıklarını ince ince boyayan doğal varlığınla benzersiz bir sevginin kaynağısın. hayatı akıllı, cesur, sevgi dolu ve asıl bir duruşla yaşamanın tadını bilirken aşkla yaşayacaksın oğlum, aşkla doğduğun gibi, babil olup da kalbimize dolduğun gibi...
Saturday, November 27, 2010
karışık, hepsi birden...
31 Ekim Babil'in babasının doğumgünüydü, bu sene Cadılar Bayramı için oğluma kıyafet almadım, şimdilerde sağlam tercihleri olan bebeğime kendi tercihimle bir kıyafet giydirmek istemedim, zamanı geldiğinde ve kendi de isterse yaparız dedim. Ortalıkta kapı kapı toplanıp delicesine yenen şekeri içim almıyor, giysi kısmına da zamanı gelince karar veririm diye düşünüyorum, hani nutella yer, kinder çukulata yer oğlum, gurme tatları keşfeder de, gereksiz şekerlemelere dalmasa derim. Güzel geçen biz bize doğumgünümüzden sonra Kasım ayına hızla girdik, gerçi Kasım ayı pek hızlı geçmedi, hatta kendi pek bir yavaş ve daraltarak geçmeye niyetliydi ki Chicago'daki altıncı yılımızdan gün alışımızla bizi ziyaret eden arkadaşlarımız oldu. Değişim rüzgarlarının nereden eseceğini kestirmeye çalıştığım şu günlerde, zamanın ağır tiktaklarına kulak verirken peş peşe bu ziyaretler bize ilaç gibi geldi. Arkadaşlarımız Babil'i çok sevdiler, oğlum ne çok yakınsın sen, hemen sokuluveren, kendini sevdirmek bir yana, sevgisini gösteren güzel kalpli, neşeli oğlum benim. Son gecenin sabahında, annesinin babasının arasında değil de daha üç gündür bildiği ama hemen sımsıcak sevdiği dostlarımızla yatak keyfi yapan Babil, sen ne sevecensin kuzum, şaşırıp kalıyorum sana ben, güzel ruhlu, güleç oğlum, bu güzel duyguları hep paylaş kuzum olur mu? Benim evde kaldığım bir günde de beraberce akvaryuma gittiler, bir ara babası arabadan birşey almaya gitmiş, oğlum hiç mi hiç yadırgamadan durmuş onlarla. Bu bize yazın yapmayı umduğumuz baş başa üç beş günlük tatile ümit ışığı oldu, hani annem ve babamla iki hafta kalsa Babil, onlara da alışır, hem belki biz de onu bırakıp bir kısa kaçamak yapabiliriz, hem o zamana daha da büyümüş olacak, belki ben de daha içim cızlamadan oğlumu bırakmayı öğrenirim, ne de olsa gelecek yaz sonunda, yeni dönemle Babil'i haftada iki gün okula başlatacağız, çok iyi olacak, oğlum okullu olacak. Şükran Günü ile basan kış soğuğu gözümüzü korkutmuyor, oğlumun soğukla arası iyi, gezmek, dolaşmak olsun, hiç umrunda değil belli ki. Etrafın çok güzel süslenmeye başlanması ile şehir merkezi sonbahar hüznünden sıyrıldı. Artık yaz bitti diye üzülmüyorum. Field Museum'a, hani şu dinozorlu müzeye bu ay üye olacağım sanırım, bir de şehir merkezi, içi süslenmiş alışveriş merkezlerinde dolaşmalar, biraz alışveriş, bir de müzik dersi derken bu zorlu kış günlerini kolay hale dönüştürebiliriz. Christmas öncesinde bir kayak tatilimiz de var, sanırım yeni yıla girmeden yoğun bir dönem olacak. Oğlum, yaşamın değişimlere gebe olduğu dönemlerde daha hareketli, araştırmacı, dingin bir aktiflikte olmakta fayda var, nelerin değişeceğini, nelerin aynı kalacağını beraber göreceğiz, ama içimde duyumsuyorum ki bu yıl bitmeden bir küçük noktacık koyarız yaşam haritamıza, yepyenini bir rotayla... Sen hep böyle neşeli ve sağlıklı ol, yeter. Konuşkan bebeğim, kendini ifade edişindeki en bayıldığım tavrın, neşeli gururun, hani bildiğini ifade edebildiğinde yüzündeki o gururlu gülüş, müthiş, eşsiz. Bayılıyorum o imalı ifadelerine. Bir de tam söylemekten kaçındıklarını işaret diliyle söylüyor olman da kendine olan güvenini perçinledi, istediklerini, zihninden geçen ve paylaşmayı arzuladığın herşeyi bir şekilde ifade edebiliyor olmak senin de hoşuna gidiyor, dil gelişimini bu neşeli tavır da körüklemiş oldu. Farklı arkadaş ortamlarında İngilizce konuşulduğunda daha gözlemci bir hale büründüğünü görüyorum, bu çok hoş, tamamen farklı bir dil konuşulduğunu anlıyorsun, evde okuduğumuz İngilizce kitaplarla da aşinasın bu dile, hatta bazı favori kitaplarını ben sana okurken kendi dilinde tekrar ediyorsun, beni taklit edecek tatlı sesler çıkarıyorsun, senin tüm bu gelişimine tanıklık etmek müthiş bir duygu. Aklımda bir de en son evdeki bir sohbette somutlaştırararak ifade ettiğim bir notu buraya koymak var. En çok da kendime ve Babil'e bu not, oğlumun babası da bu noktanın altını çokça çizer. Ben kendi bakış açımla farklıca çiziyorum sanırım ama aynı ortak yola çıkıyor ifade... Korku kültürü hakkında... Babil doğduğundan beri sağlık sisteminin içinde ve de kıyısında gözlemlediğim korku bazlı yaklaşımlar. Benim tavrım net, korkular üzerine kurulan her türlü tavır, ister iyileştirmek amaçlı olsun, ister korumak, uçurumlara açılan kapılar haline geliyor. Hastalıktan korku, gelişimin gerisinde kalmaktan korku, az ya da çok, iyi ya da kötü gibi kutuplu bakış açıları kadar korkarak kaçınmak üzerine kurulu yaklaşımlar, eyvah ki ne eyvah! Ben bu ateş çemberinin etrafı saracağı kapıyı açmam artık, bilmeden açıp da tanıklık ettiğim bu kapının koluna elim değse bile beni yakmaz bu ateş, görüp de bildiğim ateşe elimi sokmam ki ben, oğlumun doktorunu 100 kere de ihtiyaç duysam yine değiştiririm, tercih ettiğim bakış açısını ve tavrı bulana dek, o ideal doktoru bulmasam ne olur, belli görevleri dışında yetkisinin ve yapabileceklerinin sınırlarını bildiğim bu doktor denen adam da bir insanoğludur neticesinde, her insan gibi olabildiğince, yapabildiğince varolan... Bir kitapçıktaki maddeleri karşılamadığı için zırt pırt çocuğu test etmeye çalışan doktorları reddediyorum, ebeveynlerin "başarıları"nı kalıplar üzerinden sorgulayan, çocuklarını da bu kalıplar üzerinden algılamalarını dikte eden sistemi sorguluyorum, çocuğa sanki belli metodların ürünüymüş gibi bakan gözlerin her türlü algısını reddediyorum, ebeveynleri ve çocuklarını keşiflerinde özgür kılmak bir yana, korku kültürünün birer kölesi haline getirmeyi iş edinmiş tavırlara kapımı kapatıyorum, bünyede hiç varolmamış korkuları aşılamaya çalışan bu sistemi sarsıyorum, sorguluyorum, proaktif olma kisvesi altında huzursuzluk yaratan her türlü soğuk, sorgulayıcı, iğneleyici, kibirli tavrı silkeliyorum. Sağduyunun peşindeyim, akıllı, sağduyulu yaklaşımların, yoksa korku aşılamayı hedefleyen ve ancak bu şekilde "önlem" alınabileceği sanrısını sayıklayan yaklaşımların değil. Sağlık kadar, eğitim alanında da bu böyle. Ve korku bana göre çıkmaz bir sokak, hele de ilk kez anne oluyorsan ve herşeyi kendi başına keşfedip öğreniyorsan, hataların da olsa, onlardan öğrenerek ilerleyebilirsin, ama korku ile gireceğin her yol çıkmaz sokak. Belki yaşamın tüm aşamalarında bu böyle. Oğlum bilinç ve güven dolu cesaret duygusu ne güzeldir, güçlü ve de dingindir, coşkusundaki güven seni akıllı atılımlara yöneltir. Canım yavrum, sen bil ve hisset, böylelikle hayatta herşeyin zamanı güzelce gelir, merak etme sakın. Çok daldan dala atlıyorum, aklıma ne yazdıysam burada yazıyorum, kaçırmamak için, notunu almak için, bir gün gelir de yaşamlarımızın değiştiği, güzelleştiği bu dönemi gülümseyerek okursun diye. Koca adam olduğunda hem de... Seni seviyorum, her zaman, sonsuz, bunu da oku, hem de tekrar tekrar oku, olur mu? Annen, dörtmevsim.
Thursday, October 21, 2010
zamanin icinden
bir gune neler sigar, kac canliyla etki alanlarimiz kesisebilir? farkinda olduklarimiz kadar, farkina varmadiklarimiz da var. eszamanli kac dusuncenin icinde varolabiliriz? dokulebilme olasiligini dusundugum bir bardak icecek yere dokuldugunde sasirmiyorsam eger, o fikri aklimdan gecirmis olmamin bir anlami var demektir. ya da bana en kotu tavirla cevap veren hic tanimadigim bir kadina sasirmiyor olmam da onu disaridan kodlayabiliyor olmamdandir. kotu olma olasiligiyla beklentilerimi en aza indirgedigim bir haber, haberi veren kisiden kaynakli supheyle yaklastigim bir haber, olabilecek en iyi sekilde cikiyorsa ve ben buna sasirmiyorsam, sebebini bir sekilde biliyor olmamdandir. bunca soyut ifade neden? yasadigim su son gunlerde ince ince gelisen olaylarda yakaladigim detaylar var. tesaduf olmayan bu ince detaylar beni bulmaca cozer gibi bir sonraki detayi gozlemlemeye yoneltiyor. alt katimiza ücüz cocuklari olan bir aile tasinirsa, ardindan ikiz cocuk muhabbeti yaptigim ust komsumun ikiz bebekleri olacagini duyarsam, bunun da hemen ertesi gunu muzik dersinin hocasi ikiz kardeslerinin dogumgununu kutluyorsa ve ben tum bu detaylara sasirmiyor ve de bayiliyorsam bunda ne hikmet vardir? hayatin getirdigi bu essiz dokunuslara hayranim. benzersiz bir ahenk ve renkler butunu... oglum da benim gozlerimle bu detaylari duyumsayabilecek mi? bir gune ne cok farkli enerjinin sigabildigini? bazisi buruk hissettirirken bazisi nasil da neselendirecek ve bu denge nasil da hayranlik uyandirabilecek, bilge bebegim bunu benden cok cok once duyumsayabilecek mi? hayatta bizleri sarsan her titresimin bir dengeleyicisi oluyor sanki, buna inanmak bile bir denge saglayan unsur... bilge bebegim benden cok daha fazla duyumsuyor yasami ve farkli sekillerde ifade ediyor bunlari... yeni ogrendiklerini gururla gosterirken bana, an be an gelisimin varoldugunu gosteriyor yine bana. bense burada oturmus kafamdaki hayvanat bahcesinden sadece tilkiyi cekip cikarip anlatmaya calisiyorum. hani tilki hem kurnaz hem de sevimli ya belki de ondan. oysa ne cok sey var diyecegim, ucundan yakalayip da anlatamadigim... etrafimizda olan hicbirsey bizi bos gecmiyor. birbirimizin hayatlarina dokunuyoruz. bunu bilmek bazen urkutucu, bazen guzel... bazen koca bir gunu yasadigim haftalar oluyor, bazen de ilginc detaylari kovaladigim bir suru minik an. hepsinde oglum var, daha rafine dusunmeye calisiyorum, onun naifliginde ve durulugunda bakmaya calisarak ki bu ne zor... canim oglum, bilge bebegim, o zihninden neler geciyor, nasil anliyorsun dis dunyayi, sana sunulanlari? dilerim zihninin duvarlari simsicak renklerle bezelidir. seni seviyorum.
Sunday, October 17, 2010
ruya
dun gece cok garip bir ruya gordum, aslinda garip degildi, cok anlamliydi. hani altindan selalelerin aktigi uzun vadileri birlestiren asma kopruler vardir ya ustunden sallana sallana gecilir, saglam olmasa, ya da cok agir yuk binse ustune, parcalanarak dokulebilecek olan turden... iste oyle bir koprunun uzerinden bir universiteli kafile geciyor, iclerinde ben de varim. benim yardim etmekle sorumlu oldugum yaslica bir profesor de yanimda, cok degerli bir bilim adami, hem de dilbilim alaninda. koprunun uzerinden rahatca gidiyoruz. biraz sallana sallana. derken profesorle benim ayagimizin altindaki tahtalar az da olsa korkutucu bir bicimde ayrilmaya basliyor, adam yere kapaklaniyor, sorumluluk duygusuyla karnimin ici kavrulurken adami tutuveriyorum, kendimden daha onemli onun yasami. megersem yanimda cocukluktan bu yana dostum olan Deniz varmis, o beni hemen uyariyor, asma koprunun tutunma kisimlarindaki kirmizi seritleri gorunce meger surunmek gerekiyormus, hemen adami ayrilmamis olan saglam kisma aliyorum. emniyetteyiz. cok ilginc, ben dusmekten korkmuyorum ama adamin dusmesinden korkuyorum, nasil bir durum bu?! sonra yorumladim ruyayi. ruyamda Deniz'in olmasi tesaduf degil, o benim icimdeki uretkenligi, yeteneklerimi animsatmayi amaclayan ve anahtari gosteren, guvendigim kisi, belki de benim icimdeki, kendine inanan ve guvenen ben. hayatini korumakla yukumlu oldugum bilim adami ise iste bu yeteneklere ve uretkenlik arzusuna sahip olan ben. kopruden gecerken en cok ona karsi sorumlu hissediyor olmam da geri plana atilmis oldugunu hissettigim bu ben'i ortaya cikarmam gerektigi meselesi. uzun cumlelerle yine basim dertte. neyse... asil is belki de onu kopruden sag salim karsi tarafa gecirdikten sonra gitmesi gerektigi yere goturmek. esimin oyle ruyayla isi yoktur, hayatimda sezgileri, ongoruleri en kuvvetli olan insan olmasina ragmen, ona bahsetmedim. once Deniz'i aradim ulasamadim, ben de yazayim dedim. Turkce karakter yok yine, bilgisayarim henuz uykusundan uyanamadi, pilini yenileyemedim. mac bilgisayarlara sinir oluyorum, omurleri cok kisa. bu sacma detaydan sonra ruyama geri doneyim. hayatimda 5 senelik uyanislar olmustur, ben bu uyanislara uyanirken etrafimdaki herkes sacmaladigimi dusunurdu, sonra bu uyanislarin safsata olmadigi anlasildi, ama yillar sonra, garip bir modasi da oldu bu felsefi ya da enerji boyutundaki anlamlandirmalarin. ben simdilerde bundan tam 5 sene once yine bir 16 Ekim gunu ilk kez Chicago'ya gelisimi animsiyorum. 90'larin ortasindan 2000'deki degisim, sonra 2005'teki donusum, simdilerde yine bir bes sene sonra icimde olup bitenleri anlamlandirmaya calisiyorum. ruyamdaki bilim adamina sesleniyorum, o bana guveniyor, benim onu koruyacagimi biliyor, o benim uretken, yetenekli yanim, gunluk yasamimdan ayrismiyor ama bana ozel, bana ayrilmis o uretkenlik alanini, ozerkligini onemsiyor. kulak veriyorum sana, anahtar elimde, bilgisiyle. oglum bile bana sesleniyor, 20 aylik muthis varligiyla, olgun, enerjik, bagimsiz, guclu haliyle beni sasirtiyor; sabrimi tuketmeye calistigi en azgin zamanlarinda biraz mizildanip odasinda kalip oynamaya keyifle razi olusu beni gulumsetiyor. odasini cilginca dagitirken ya da tasiyabildigi, surukleyebildigi her turlu esyanin yerini degistirirkenki guclu durusu, insanin gucu yettigince basarabileceklerinin ne kadar enginde bir yerlerde oldugunu sembolize ediyor zihnimde... canim oglum.
Sunday, October 10, 2010
zihnimden...
bilgisayarimin sarjinda bir problem var, buyuk ihtimalle pilinin degismesi gerekiyor, o nedenle cep telefonumdan Turkce karaktersiz yazmaya karar verdim. kisa cumleler olsun bakalim. sevgilim oyle buyurmuslar. cok uzun ve dolambacli yaziyormusum. haklidir, kendisi de yazar adam, kafam dolambacli bazen ne yapayim. bu aralar evde olup da potansiyel evhamli anne olma durumumu bertaraf etme amacli girisimler pesindeyim ama tembelim. of yine uzun oldu ama geri donup silemeyecegim, beni oldugum gibi kabul et ey bilir kisi! bendeniz iyi alistim rahata, bes yildir ofisti, patrondu, bilmem ne projesini son tamamlama gunuydu, unuttum gitti. acikcasi hep basima buyruk ama daha az tembel olmaliyim. kendi kisisel ihtiyaclarim disinda herseye mekik, kendime gelince savsak. itirafname! korku da var mi azicik? kendi dogama uymayan is ortamlarindan muzdarip, basarisiz olmaktan cekinceli... bunca seneden sonra sevgili askim adam bana zaman veriyor, girmem gereken sinava hazirlanmam icin zaman ayiriyor ki kendisi zamani avucunda hissederek verimli calisir, her dakikanin hakkini vere vere isini kaliteli yapar, eh yani daha ne yapsin? bagimsizligimdan odun vermeden cok istedigim saat bazli esnek isimi yapabilmem icin okula donmem gerekiyor. bense o bahane bu bahane biraz da sinavda batiririm korkusuyla avlayamayacagini dusundugu avin etrafinda kukreyip tislayarak dolanan, gozu korkmus vahsi bir kedi gibi huysuzlaniyorum. gicik bir tipim, dortmevsimlikten terfi bu. oglum Babil buyuyor, haftaya 20 aylik olacak, rahatca buyuyor oglum, peki o ne yapsin daha. sevgilimin isleri boyut degistirmeden, onumuzdeki sene belki daha sonra ikinci cocuk dusunmeye baslamadan evvel son sansim, ama zorlaniyorum. cabalarim ve anlik heveslerim bazen Babil'le ilgili bir konuyla baltalaniveriyor, aslinda bunun da altini kazirsak bahane oldugunu goruruz, hicbirseyi ertelemekten hazzetmeyen ben neler yapiyorum of. bir de aklini yavrulariyla fazla bozan ana tipi olmayacagima gore is bu tembelligi ustumden atmaya kaliyor. bazen de gun oyle bir geciveriyor ki bayiliyorum aksama... kimi gunler hakliyim, kimi gunler haksiz ve tembel... bahanesi yok, ihtiyacim olan da belli.. ozgurlugumu hissederek calisabilmek, onceligimin ailem olacagi bir yasam duzeni... bir de esimin esnekligine ayak uydurabilecek bir ozgurluk alani... Bilmem mumkun mudur bu?
Thursday, September 23, 2010
bırak büyüsün

bir daha anne olmak, yeniden bir çocuk sahibi olmak fikri benliğimi müthiş bir heyecanla sarıyor, kendime dönüp bakıyorum, sonra of diyorum çok zor, nasıl yaparım? yapabilir miyim? yavrusunu korumaya alan aslan yavrusu misali kanat germişken etrafıma ve bazen de haddimi aşmışken, yüreğimin bir sorumluluk heyecanını ve sarmalını yeniden kaldıramayacağını düşünüyorum bazen. bedenimin ve tüm benliğimin uğradığı bu dalga dalga duygu seli daha ne kadar çalkalayabilir içimi ve ben bu akışa bırakabilirim kendimi, nasıl yaparım, bir kere daha yapabilir miyim? diye soruyorum kendi kendime. eşimin sık sık daha geniş ve rahat olmamı söylemesini çok haklı buluyorum da, nasıl yapacağım? parmağı kapıya sıkışan oğlumun çoktan "iyi" olduğuna ikna olamayışımı ancak delilik açıklayabilir. bu sabah saat 6 buçukta step dersine giderken hayal meyal gördüğüm dolunay mı, yoksa sersemletici garip rüzgarla gelen olağan dışı sıcak mı sebep bu satırlara? ben delirmiş olmalıyım! kafamı düşüp kırsam umursamayacağım ama oğlumu bu kadar sarıp sarmalamam delilik mi? dünyaya geldiği andan itibaren kendi bedeni ve ruhuyla istediği gibi yaşayacağını bildiğim bir insanoğlu oğlum nihayetinde, biliyorum ve benim bu varoluşa hiçbir hükmüm yok, olamaz, sorumluluklarımın ötesine geçemem ki zaten...

bırak adamı, rahat bırak diyor babası, adam oldu benim oğlum, büyüyüp gidecek, gezecek, keşfedecekmiş, şimdiden rahat bırakmaya alış diyor babası, yoksa işimiz iş olurmuş, çok haklı, bırakayım diyorum, bırakıyorum. ama aklım onda, o hep iyi olsun, rahat olsun, delice. kendi anne babamın beni büyütürken nasıl olup da kalplerine bunca sahip çıkabildiklerine, bu deliliği dizginleyebildiklerine şaşıyorum, seneler boyu hep uzun, upuzun mesafeler varken arada... durup durup düşünüyorum, insan cidden de çocukluğuna dönüp bakıyor anne baba olduğunda, neler yaşamış, nasıl yaşamış aklından geçiveriyor bir bir, ben hep güzellikleri anımsıyorum, sanırım tüm yaşanmışlıkları çoktan kucakladığım için, acısı ve tatlısıyla... silinenler, kalanlar, hepsi gerçek nihayetinde, çok yeni kırıklıklar da var, ama ne çok bilgi düşmüş kucağıma diyorum, bazen kendime kızdığım da oluyor, insan doğasının haksız kibrini, insanoğlunun kızgın ve yakıcı bir zavallılıkta hırslı, kinli hallerini unutuveriyorum bazen, ayakta uyuduğum oluyor, görüntülere ya da gerçek olmasını arzuladığım iyi hallere kapılıveriyorum. insan sonsuza dek yavrusunun kokusunu koynunda yaşar, yaşatır, yavrusu her nerede olursa olsun, asla da vazgeçmez ondan, varlığından. bunu biliyorum. daha az deli olmaya çalışacağım. bir daha anne olayım, çok kereler hem de, içime sığmayan bu sevgiyi paylaşmaya hep hazırım ben.

bıraktım oğlum, istediğin gibi keşfederek büyü. iyi ki baban var insan doğasını benden çok daha iyi keşfetmiş, hissetmiş, sen de bil oğlum, bil ki hayat sana en bilge haliyle açılsın. babil, oğlum, kuzum, kıvırcığım, mavişim. ağacı sev dediğimde nasıl gidip gövdesini seviyorsun ağacın, buna deli olmayayım da neye olayım peki?
Subscribe to:
Posts (Atom)